25 Mart 2009…
Göksun’un dağlarında bir helikopter düştü.
Muhsin Yazıcıoğlu ve beş yol arkadaşı şehadete yürüdü.
Fakat o gün yalnızca bir helikopter düşmedi.
Türk milletinin yüreğine ağır bir şüphe düştü.
Aradan on yedi yıl geçti.
Karlar eridi, mevsimler değişti.
Ama milletin vicdanındaki o soru hâlâ yerinde duruyor:
Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünün ardındaki bütün gerçekler ortaya çıkarıldı mı?
Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek’in açıklaması bu nedenle son derece önemli ve cesurcadır.
Soruşturma kapsamında 29 şüpheli hakkında işlem yapıldı.
Gözaltına alınan 27 şüpheliden 19’u tutuklandı, 8 kişi hakkında adli kontrol kararı verildi.
Dosyada FETÖ’nün mahrem yapılanması, örgütsel bağlantılar, ByLock yazışmaları ve 15 Temmuz’un firari isimlerinden Adil Öksüz’le irtibat iddiaları inceleniyor.
Dikkat edin…
Söz konusu olan sıradan bir ihmal iddiası değildir.
Söz konusu olan, yıllarca devletin üniformasını giyip başka bir yapıya hizmet edenlerin, milletin makamlarını işgal edenlerin ve adaletin üzerine karanlık bir perde çekmeye çalışanların izleridir.
FETÖ yalnızca silah taşıyan bir terör örgütü değildi.
Devletin içine yerleşen bir ihanet şebekesiydi.
Askerin, polisin, yargının ve istihbaratın içine sızdı.
Hakikati kendi çıkarına göre eğip büktü.
Şimdi sorulması gereken soru şudur:
Bu karanlık yapı, Muhsin Yazıcıoğlu dosyasına da el uzattı mı?
Elbette hukuk devletinde hükmü mahkemeler verir.
Delil olmadan kimse suçlu ilan edilemez.
Ancak hukuk adına susmak, şüpheleri görmezden gelmek, delillerin üzerine gitmemek hukuk değildir.
Devletin içine sızmış bir örgütün muhtemel bağlantılarını araştırmaktan kaçınmak hiç değildir.
Bu dosyada milletin talebi açıktır:
Ne intikam…
Ne siyasi hesaplaşma…
Ne peşin hüküm…
Ne de yılların arkasına saklanmış bir sessizlik…
Millet yalnızca gerçeği istiyor. Hem de eksiksizce.
Muhsin Yazıcıoğlu sıradan bir siyasetçi değildi.
O, Anadolu’nun vicdanıydı.
Bu toprağın mertliğiydi.
Siyaseti makam için değil, millet için yapanlardandı.
Rüzgâra göre yön değiştirmedi.
Güçlülerin karşısında eğilmedi.
İnandığı değerleri pazarlık konusu yapmadı.
Vatan dedi.
Millet dedi.
Bayrak dedi.
Devlet dedi.
Allah dedi.
Kula kulluk etmedi.
Siyasi hayatı boyunca hep temiz kaldı. Şahidim buna.
Arkasında saraylar, servetler ve hesaplar değil; dua, sevgi ve unutulmayan bir isim bıraktı.
Bu yüzden Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü yalnızca ailesinin acısı değildir.
Büyük Birlik Partisi’nin meselesi değildir.
Bir siyasi kesimin meselesi hiç değildir.
Bu dosya, seksen beş milyonun meselesidir.
Çünkü Muhsin Yazıcıoğlu bu milletin evladıdır.
Onun hesabını sormak da Türk devletinin şeref borcudur.
Sayın Bakan Akın Gürlek’in şu sözü çok değerlidir:
“Soruşturmanın ucu nereye uzanırsa uzansın, devletimiz hukuk içinde sonuna kadar gidecektir.”
İşte milletin beklediği irade budur.
Ucu kime dokunursa dokunsun…
Hangi makama ulaşırsa ulaşsın…
Hangi üniformanın, hangi unvanın, hangi örgütsel ilişkinin arkasına saklanırsa saklansın…
Hakikat ortaya çıkarılmalıdır.
Kim görevini ihmal etti?
Kim delilleri kararttı?
Kim arama kurtarma çalışmalarını geciktirdi?
Kim soruşturmanın yönünü değiştirmeye çalıştı?
Kim neyi sakladı?
FETÖ’nün hangi mahrem unsurları bu dosyanın çevresinde dolaştı?
Adil Öksüz bağlantısı nereden doğdu?
ByLock yazışmalarında ne konuşuldu?
Bütün bu sorular, milletin önünde ve hukukun ışığında cevap bulmalıdır.
FETÖ ile mücadele yalnızca 15 Temmuz gecesi tank sürenleri cezalandırmak değildir.
FETÖ ile mücadele, o örgütün kararttığı her bir dosyayı yeniden aydınlatmaktır.
Haksız yere mahkûm ettirdiği insanların itibarını iade etmektir.
Manipüle ettiği soruşturmaları yeniden ele almaktır.
Devletin hafızasına yerleştirdiği yalanları temizlemektir.
Ve o hain yapının dokunduğu her yerde, hakikati enkazın altından çıkarıp milletin önüne koymaktır.
Muhsin Yazıcıoğlu dosyası da bu mücadelenin en ağır vicdan sınavlarından biridir.
On yedi yıl geçti diye bu dosya eskimiş değildir.
Hakikat eskimez.
Adalet çürümez.
Milletin hafızası silinmez.
Bu mesele Türk milletinin adalete olan inancıdır.
Bu mesele bir vatan evladının ruhuna karşı taşıdığımız sorumluluktur.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun aziz hatırası, karanlığa teslim edilemez.
Türk devleti, kendi evladının hakkını yerde bırakmaz.
Yüz Yıllık Yalan Yunan Ekranında Çöktü
Bu kez hakikat Atina’dan yükseldi.
Hem de Yunan devlet televizyonu ERT’den…
Panteion Üniversitesi Siyaset Bilimi Emeritus Profesörü Thanasis Diamantopoulos canlı yayına çıktı ve kendi devletine sordu:
“Yunanistan, ordusunun Anadolu’da işlediği suçları ne zaman resmen tanıyacak?”
İşte yüz yıldır beklenen soru budur.
Çünkü Yunan ordusu Anadolu’ya barış getirmek için gelmedi.
İşgale geldi.
Köyleri yaktı.
Türkleri katletti.
İşkence yaptı.
Kadınlara cinsel saldırıda bulundu.
Geri çekilirken Anadolu’yu ateşe verdi.
Bunu artık biz söylemiyoruz.
Bir Yunan profesör, Yunan devlet kanalında söylüyor.
Diamantopoulos, Lozan Antlaşması’nın 59. maddesini hatırlatıyor ve Yunan devletini kendi ordusunun işlediği suçlarla yüzleşmeye çağırıyor.
Demek ki neymiş?
Anadolu’nun yakılan köyleri hayal değilmiş.
Katledilen Türkler propaganda malzemesi değilmiş.
Yıllardır Türkiye’ye “Tarihinle yüzleş” diye parmak sallayanlar, önce aynaya bakmalıdır.
Yüzleşme tek taraflı olmaz.
Acının milliyeti olmaz.
Biz Yunan halkına düşman değiliz.
Ama işgali ve katliamları unutmayız.
Bu milletin hafızası vardır.
Çünkü bu vatan masa başında kazanılmadı.
Sakarya’da kanla savunuldu.
Dumlupınar’da süngüyle kurtarıldı.
9 Eylül’de işgalciden temizlendi.
Şimdi Yunanistan’a düşen bellidir:
İnkârı bırakmak, gerçeği kabul etmek.
Türk milletinden özür dilemek.
Thanasis Diamantopoulos’un sözleri yalnızca bir akademisyenin çıkışı değildir.
Bu sözler, Yunanistan’ın yüz yıldır kilit altında tuttuğu tarihî gerçeğinde kapısını açmıştır.
Hakikat sonunda Yunan ekranında konuştu: Anadolu işgal edildi, Türk milleti katledildi ama sonunda işgalci bu topraklardan sökülüp atıldı.
Tülin Türkoğlu
#köşeyazısı #muhsinyazıcıoğlu
Yorumlar
1kaleminize sağlık tülin hocam.