Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Akdeniz’de özellikle Kıbrıs Adası’nda bir fitne ateşinin yakılmak istendiğini görüyoruz” açıklaması üzerinde dikkatle durulması gereken bir uyarıdır. Çünkü son yıllarda yaşanan gelişmeler bize göstermektedir ki Gazze’de başlayan istikrarsızlık yalnızca Filistin topraklarıyla sınırlı kalmayabilir. Bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirmek isteyen çevreler, Doğu Akdeniz’i de yeni hesaplaşmaların merkezi hâline getirmek isteyebilir.
Türkiye’nin Gazze konusunda ortaya koyduğu tavır, son dönemde uluslararası alanda en net ve en kararlı duruşlardan biri olmuştur. Devlet kurumlarıyla, diplomatik girişimleriyle ve sivil toplum kuruluşlarıyla Gazze’deki insanlık dramına dikkat çeken Türkiye, birçok ülkenin sessiz kaldığı bir dönemde yüksek sesle konuşmayı tercih etmiştir. Elbette bu durumdan rahatsız olan çevrelerin bulunması şaşırtıcı değildir. Çünkü Türkiye’nin son yıllarda izlediği bağımsız dış politika çizgisi, alışılmış bölgesel denklemleri değiştirmiştir.
Bugün Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelere bu pencereden bakmak gerekiyor. Bir tarafta enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve ticaret yolları üzerinden yürüyen rekabet bulunurken diğer tarafta bölgesel güvenlik hesapları yapılmaktadır. Bu nedenle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti meselesi yalnızca Kıbrıs Türklerinin değil, doğrudan Türkiye’nin milli güvenlik meselesidir.
Son yıllarda özellikle Kuzey Kıbrıs’ın İskele ve Karpaz bölgelerinde gerçekleştirilen yoğun arazi satışları Kıbrıs kamuoyunda ciddi tartışmalara neden olmuştur. Kıbrıs medyasında bu konuda çok sayıda haber ve değerlendirme yayımlanmış, yabancı sermaye üzerinden gerçekleşen mülkiyet hareketlerinin uzun vadeli etkileri sorgulanmıştır. Konunun yalnızca ekonomik yatırım boyutuyla ele alınamayacağı, demografik yapı ve stratejik güvenlik açısından da değerlendirilmesi gerektiği yönünde uyarılar yapılmıştır. KKTC yönetiminin son dönemde yabancıların taşınmaz edinimine yönelik yeni düzenlemeler getirmesi de devletin bu tartışmaları yakından takip ettiğini göstermektedir.
Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımı ise yıllardır değişmemiştir. Türkiye, garantör devlet sıfatıyla Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ve haklarını korumayı milli sorumluluk olarak görmektedir. Nasıl ki Irak’ın parçalanmasına karşı çıktıysa, nasıl ki Suriye’nin bölünmesine karşı çıktıysa, nasıl ki bölge ülkelerinin toprak bütünlüğünü savunduysa, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin güvenliği konusunda da aynı kararlılığı sürdürmektedir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir gerçek daha bulunmaktadır. Türkiye son yirmi yılda yalnızca ekonomik olarak değil, savunma sanayii, diplomasi ve bölgesel etkinlik açısından da önemli bir kapasite oluşturmuştur. Bir dönem başkalarının yazdığı senaryoları takip eden bir ülke görüntüsünden çıkarak kendi politikalarını belirleyen, kendi önceliklerini ortaya koyan bir ülke hâline gelmiştir. Doğu Akdeniz’de yürütülen enerji aramaları, Mavi Vatan doktrini, savunma sanayiindeki yerlilik oranının yükselmesi ve uluslararası krizlerde üstlenilen aktif roller bu dönüşümün en somut göstergeleridir.
Ancak güçlü olmak savaş istemek anlamına gelmez. Türkiye’nin son yıllarda ortaya koyduğu en önemli özelliklerden biri de budur. Gücünü artırırken çatışmayı değil istikrarı önceleyen bir yaklaşım benimsemiştir. Libya’dan Karabağ’a, Suriye’den Afrika’ya kadar uzanan geniş coğrafyada Türkiye’nin temel hedefi yeni sömürge alanları oluşturmak değil, karşılıklı çıkarların gözetildiği ilişkiler geliştirmek olmuştur. Afrika’da bulunuyorsak bunun nedeni geçmiş yüzyılların sömürge anlayışını sürdürmek değildir. Tam tersine kazan-kazan anlayışıyla ekonomik, ticari ve insani ilişkileri geliştirmektir.
Mavi Vatan’da bulunmalı mıyız? Elbette bulunmalıyız. Çünkü denizlerdeki haklarımızı korumak bir tercih değil zorunluluktur. Afrika’da olmalı mıyız? Elbette olmalıyız. Çünkü küresel ticaretin ve diplomatik ilişkilerin dışında kalmak Türkiye’ye fayda sağlamaz. Türk Cumhuriyetleriyle, Balkanlarla, Orta Doğu’yla ve Afrika’yla güçlü ilişkiler kurmalı mıyız? Şüphesiz kurmalıyız. Ancak bütün bunlar duygusal reflekslerle değil, devlet aklıyla yürütülmelidir.
Tam da bu nedenle iç siyasette yaşanan tartışmaların dış politika başlıklarının önüne geçirilmemesi gerekmektedir. İktidar ile muhalefet arasındaki rekabet demokrasinin gereğidir. Ancak söz konusu Türkiye’nin güvenliği, sınırları, Mavi Vatan’daki hakları veya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olduğunda ortak bir hassasiyet gösterilmesi gerekir. Siyasi aktörlerin kullandığı dil, attığı adımlar ve ortaya koyduğu tavırlar dışarıda Türkiye’nin müzakere gücünü doğrudan etkileyebilmektedir. Bu nedenle dış politikada birlik görüntüsü vermek bir siyasi tercih değil, milli bir gerekliliktir.
Bizler büyük bir devlet geleneğinin mirasçılarıyız. Elbette gönül coğrafyamız sınırlarımızdan daha geniştir. Kudüs’e üzülürüz, Gazze’nin acısını hissederiz, Balkanlar’daki bir gelişmeyi takip ederiz, Türkistan’daki kardeşlerimizin sevincine ortak oluruz. Ancak modern dünyada devletlerin başarısı başka ülkelerde yönetici olmakla değil, kendi vatandaşına güven, refah ve istikrar sağlayabilmekle ölçülmektedir. Türkiye’nin hedefi de budur.
Bugün Doğu Akdeniz’de verilmesi gereken mesaj nettir. Türkiye barıştan yanadır, istikrardan yanadır, komşularının toprak bütünlüğüne saygı duymaktadır. Ancak aynı Türkiye kendi haklarına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin geleceğine ve milli menfaatlerine yönelik herhangi bir girişim karşısında da gerekli iradeyi gösterecek güç ve kararlılığa sahiptir. Bölgeyi yeniden şekillendirmek isteyenlerin hesaba katması gereken en önemli gerçek de budur.
Yorumlar
0Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.