Ben taş atmaya devam edeceğim.
Zira uçağı da tankı da devirecek olan Allah'tır.
Bu cümleyi yalnızca kelimelerden ibaret görenler, onun taşıdığı manayı kaçırırlar. Çünkü burada taş, sadece avuç içine sığan küçük bir kaya parçası değildir. O taş; çaresizliğin içinde yeşeren umudun, zulüm karşısında susmayan vicdanın ve insanın kendi acziyetini bilerek Rabbine dayanmasının sembolüdür.
Dünya tarihi, güçlünün her zaman kazandığına dair sayısız hikâye anlatır. Dev ordular, çelikten tanklar, gökyüzünü kaplayan savaş uçakları ve en gelişmiş teknolojiler... İnsan, bütün bunlara baktığında ister istemez gücün yalnızca silahta olduğunu sanır. Oysa tarih, aynı zamanda bunun aksini söyleyen sessiz tanıklarla doludur.
Nice imparatorluklar vardı ki kendilerini yenilmez sandılar. Nice hükümdarlar vardı ki kudretlerinin sonsuza dek süreceğine inandılar. Fakat zaman geldi ne sarayları ayakta kaldı ne de ordularının ihtişamı. Çünkü insanın kurduğu her güç, mutlak değildir. Mutlak olan yalnızca Allah'ın kudretidir.
İşte bu yüzden müminin bakışı, sadece görünen hesaplara dayanmaz. O, sebeplere sarılır; gayret eder, mücadele eder, sözünü söyler ve vazifesini yerine getirir. Fakat zaferi kendi bileğinde, silahında veya sayısal üstünlüğünde aramaz. Neticenin sahibinin Allah olduğuna inanır.
Kur'an'ın birçok kıssasında aynı hakikat farklı şekillerde karşımıza çıkar. Sayıca az olanların çok olanlara galip gelişi, güçsüz görünenlerin zulmün karşısında dimdik durabilmesi, insan hesaplarının ilahi takdir karşısında nasıl değişebildiğini hatırlatır. Bu kıssalar sadece geçmişi anlatmaz; bugünün insanına da umudun hiçbir zaman sadece maddi güçle ölçülmeyeceğini öğretir.
Bugün modern dünyanın dili farklıdır. Güç; füze menzilleriyle, savaş uçaklarının sayısıyla, ekonomik yaptırımlarla ve teknolojik üstünlükle tarif ediliyor. İnsanlık, adeta demirin ağırlığını vicdanın ağırlığından daha değerli görmeye başladı. Oysa vicdanın sustuğu yerde en gelişmiş silahlar bile gerçek güvenliği sağlayamaz.
Taşın tanka karşı bir üstünlüğü yoktur. Bunun aksini iddia etmek aklın sınırlarını zorlamak olur. Ancak taşın temsil ettiği iradenin, teslimiyetin ve inancın insan ruhunda oluşturduğu etkiyi hiçbir teknoloji ölçemez. Çünkü insanı ayağa kaldıran çoğu zaman elindeki imkân değil, yüreğindeki inançtır.
Belki de bu yüzden tarih boyunca zalimler, sadece ordulardan değil; hakikati söylemekten vazgeçmeyen insanlardan da korkmuşlardır. Bir kalemden, bir duadan, bir vicdandan, bir annenin gözyaşından, bir çocuğun masum bakışından... Çünkü bunların hiçbirini tank paletleri ezemez.
İnsan bazen yalnız kalır. Bazen bütün dünya susarken tek başına konuşmak zorunda kalır. İşte o anlarda mümini ayakta tutan şey, insanların alkışı değildir. Onu ayakta tutan, Allah'ın adaletine olan sarsılmaz güvenidir. Çünkü bilir ki gecenin en karanlık anı, sabaha en yakın vakittir.
Bu nedenle o cümle, aslında bir güç gösterisi değil; bir iman beyanıdır. İnsan kendi payına düşeni yapar. Zulme karşı sesini yükseltir, haksızlığa razı olmaz, adaleti savunur ve doğruluktan ayrılmaz. Sonucu ise kendi hesabına değil, Allah'ın hükmüne bırakır.
Belki de asıl mesele, taşın nereye düştüğü değildir. Asıl mesele, insanın hangi niyetle elini kaldırdığı, hangi değer uğruna konuştuğu ve hangi hakikatin yanında durduğudur. Çünkü bazen bir taş hiçbir duvarı yıkmaz; ama korkunun ördüğü sessizlik duvarını çatlatır. Bazen bir söz hiçbir savaşı bitirmez; ama bir neslin vicdanını uyandırır.
Sonunda herkes kendi gücünün hesabını verir. Tankın da uçağın da taşın da ömrü sınırlıdır. Fakat hakikatin ve adalet arayışının ömrü, insanlık var oldukça devam edecektir. Müminin umudu da tam burada yeşerir: İnsan elinden geleni yapar; mutlak hükmün ve mutlak kudretin yalnızca Allah'a ait olduğuna inanır.
Çünkü tarihin son sözü, her zaman en güçlü silahı olanın değil; inancın, hakikatin ve adaletin yanında duranların lehine yazılmasını umut ettiği bir sözdür.
Faruk Kavaklı
#köşeyazısı
Yorumlar
0Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.