Bazı yapılar bina değildir.
Devletin hafızasıdır.
Milletin iradesidir.
Ordunun aklıdır.
Ankara’da yükselen Ay Yıldız Müşterek Karargâhı da tam olarak budur.
Kimileri buraya “Türkiye’nin Pentagonu” diyor.
Eksik bir tanım.
Çünkü Ay Yıldız asla bir taklit projesi değildir.
Bu toprakların güvenlik aklından doğmuş millî bir iradedir.
Adı bile yeter:
Ay Yıldız.
Yani bayrak.
Yani istiklal.
Yani millet.
Yani Türk ordusunun namusu.
Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarının aynı merkezde buluşması sıradan bir idari düzenleme değildir.
Bu, Türkiye’nin savunma refleksini hızlandıran stratejik bir hamledir.
Kara, deniz, hava, siber alan ve sınır ötesi operasyonlarda tek akıl, tek koordinasyon, tek devlet iradesi demektir.
Artık savaş sadece cephede yapılmıyor.
Terör var.
Siber saldırı var.
Vekâlet savaşları var.
Algı operasyonları var.
Enerji kavgası var.
Bölgesel kuşatma var.
Böyle bir çağda dağınık yapı olmaz.
Türk devleti karar alacaksa hızlı alır.
Tehdit kapıya dayanmışsa cevabı net verir.
Ay Yıldız Karargâhı işte bu kararlılığın merkezidir.
Bu proje, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geleceğe hazırlanmasıdır.
Bu proje, dosta güven, düşmana caydırıcılık mesajıdır.
Bugün Türkiye eski Türkiye değildir.
Savunmasını başkalarının iznine bırakan ülke değildir.
Silah için kapı kapı dolaşan ülke değildir.
Kendi İHA’sını, SİHA’sını, gemisini, mühimmatını, elektronik harp sistemlerini üreten bir Türkiye vardır.
Şimdi bu gücü yönetecek daha güçlü bir merkez kurulmaktadır.
Bu merkez: Hudutta nöbet tutan Mehmetçiğin arkasındaki devlet aklıdır.
Mavi Vatan’da sancak gösteren donanmanın stratejik merkezidir.
Gök Vatan’da irade koyan hava gücünün komuta hafızasıdır.
Terörle mücadelede sahaya inen iradenin Ankara’daki çelik omurgasıdır.
Ay Yıldız Karargâhı bu yüzden sadece bugünün değil, yarının da projesidir.
Bu, devlete yakışan bir adımdır.
Bu, Türk ordusuna yakışan çelikten bir merkezdir.
Bu, ay yıldızlı bayrağa yakışan bir iradedir.
İşte o çelikten iradenin içinde;
Güçlü devlet, güçlü ordu, güçlü Türkiye var.
SANDIK KURULMADAN OYUNU DEĞİŞTİREN LİDER
Türkiye’de seçim yalnızca sandık günü kazanılmaz.
Bazen aylar öncesinden, bir rozet töreninde, bir belediye başkanının yön değiştirmesinde ya da muhalefetin kendi içinde açtığı derin yarada kazanılır.
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın yaptığı tam da budur.
Ortada henüz seçim tarihi yokken siyasi zemini hazırlıyor. Muhalefetin aday mı çıkaracağı, parti mi kuracağı, kendi içinde mi dağılacağı belli değilken Erdoğan oyunun merkezine yerleşiyor.
Çünkü Sayın Erdoğan siyaseti takvimden değil, sahadan okur.
Seçmenin nabzını tutar.
Rakibin zaafını görür.
Hamlesini de buna göre yapar.
Bugünkü tablo net:
Meclis’te 360 hesabı var.
AK Parti’ye yeni katılımlar var.
CHP’de ise istifalar, tartışmalar, yeni parti iddiaları ve liderlik hesapları var.
Yani mesele sadece erken seçim değildir.
Mesele siyasi üstünlüğün kimde olduğudur.
Erdoğan iki yönlü bir strateji izliyor:
Sayısal zemini hazırlıyor, psikolojik üstünlüğü alıyor.
Meclis’in erken seçim kararı alması için 360 milletvekilinin oyu gerekiyor. Cumhur İttifakı’nın mevcut sayısı bu eşiğe yetmiyor. Ancak Erdoğan siyaseti yalnızca bugünkü rakamlarla yapan bir lider değil. Yeni katılımlarla, yeni temaslarla ve yeni dengelerle alan açmayı bilen bir aktör.
Bugün kapıyı açık tutuyor.
“Türkiye merkezli düşünenlere kapımız açık” mesajı, sıradan bir davet değil; muhalefete verilmiş açık bir siyasi cevaptır:
“Ben buradayım. Siz kavga ederken ben merkez oluyorum.”
Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın AK Parti’ye geçişi bu açıdan semboliktir. Bu sadece bir belediye başkanının parti değiştirmesi değildir. Muhalefette huzur bulamayan, hizmet siyaseti yapmak isteyen isimlere verilmiş güçlü bir işarettir.
Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun dosyalarla Ankara’ya gelmesi de aynı fotoğrafın başka bir karesidir.
Erdoğan, belediye başkanlarına şu mesajı veriyor:
“Şehrini konuşalım. Hizmeti konuşalım. Dosyanı getir.”
Bu mesaj seçmen açısından güçlüdür.
Çünkü seçmen kavga değil, hizmet ister.
Polemik değil, çözüm ister.
Muhalefet ise kendi iç tartışmalarının altında eziliyor.
CHP’de butlan tartışmaları, yeni parti arayışları, liderlik hesapları, İmamoğlu-Özel dengesi ve Mansur Yavaş’ın mesafeli pozisyonu seçmenin önüne net bir fotoğraf koymuyor.
Siyasette en tehlikeli şey belirsizliktir.
CHP bugün seçmene umut vermekten çok, “Şimdi ne olacak?” sorusunu sorduruyor.
Yeni parti merkez sol mu olacak, liberal mi olacak?
Genel başkan Özgür Özel mi olacak, Ekrem İmamoğlu mu belirleyici olacak?
Mansur Yavaş bu denklemin neresinde duracak?
Bu soruların cevabı net değil.
Net olan tek şey var:
Muhalefet yön ararken Erdoğan yön gösteriyor.
CHP artık kendi belediye başkanlarını bile aynı çatının altında tutmakta zorlanıyor.
Erdoğan da bu görüntüyü görüyor ve hamlesini buna göre yapıyor.
Bu stratejiye sadece “transfer siyaseti” demek eksik olur.
Bu, aynı zamanda moral üstünlük siyasetidir.
Çünkü siyasette sayı kadar algı da önemlidir.
Bir partiye katılımlar varsa, o parti büyüyor algısı oluşur.
Bir partiden istifalar varsa, o parti çözülüyor algısı verir.
Bir lider herkesi masaya çağırıyorsa, merkez odur.
Erdoğan’ın yeni dönem stratejisi “gel, birlikte hizmet edelim” siyaseti üzerine kuruluyor.
Diğer yanda “kim genel başkan olacak, kim aday olacak, kim kimi tasfiye edecek” kavgası var.
Seçmen bu iki fotoğrafı yan yana koyduğunda kararını verir.
Tülin Türkoğlu
#köşeyazısı
Yorumlar
0Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.