NATO Zirvesi’ni sadece güvenlik önlemleri üzerinden konuşuyoruz.
Oysa tarih, bu zirveyi yolların kapanmasıyla, alınan tedbirlerle, liderlerin geçiş güzergâhlarıyla yazmayacak.
Tarih, Ankara’da hangi kararların alındığına bakacak.
Çünkü bu zirve sıradan bir diplomasi trafiği değildir. NATO, Soğuk Savaş’tan bu yana en büyük güvenlik, bütçe ve yön arayışı krizlerinden birini yaşıyor. İttifakın önünde çok temel bir soru var:
NATO, yeni dünyanın tehditlerine göre kendini yenileyebilecek mi?
Yoksa eski dünyanın alışkanlıklarıyla ağır ağır eriyen bir yapıya mı dönüşecek?
Ankara Zirvesi’ni önemli kılan asıl mesele budur.
Masada son derece ağır başlıklar var.
ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını azaltma eğilimi, Avrupa başkentlerinde ciddi bir güvenlik endişesi doğuruyor. Avrupa kendini daha fazla korumak istiyor. Bunun yolu da daha fazla savunma harcamasından geçiyor.
Fakat burada başka bir kriz başlıyor.
Savunmaya ayrılacak büyük bütçeler kimin şirketlerine gidecek?
Avrupa ülkeleri, özellikle Fransa, bu kaynakların Avrupa savunma sanayiini güçlendirmesini istiyor. ABD ise kendi pazar payını koruma derdinde.
Yani mesele sadece güvenlik değil.
Aynı zamanda para, sanayi, teknoloji ve güç paylaşımı meselesi.
Bu nedenle NATO’nun yüzde 5’lik savunma harcaması hedefi, sadece askeri bir başlık olarak okunamaz. Bu hedefin arkasında büyük bir ekonomik rekabet var.
Türkiye açısından ise çok daha temel bir sorun bulunuyor.
Türkiye NATO’nun en güçlü ordularından birine sahip. Karadeniz’de, Akdeniz’de, Orta Doğu’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da ve terörle mücadelede ittifakın güvenliği için kritik roller üstleniyor.
Buna rağmen AB savunma fonları söz konusu olduğunda Türkiye dışarıda bırakılmak isteniyor.
Bu kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.
Güvenlik yükü paylaşılırken Türkiye’ye ihtiyaç duyacaksınız.
Kriz çıktığında Türkiye’nin askeri kapasitesini hesaba katacaksınız.
Saha dengesi bozulduğunda Ankara’nın tecrübesine başvuracaksınız.
Ama savunma fonları dağıtılırken Türkiye’yi kapının dışında tutacaksınız.
Bunun adı müttefiklik olamaz.
Bunun adı stratejik çelişkidir.
Ankara’nın NATO’ya uzun süredir yaptığı itiraz tam da bu noktada anlam kazanıyor.
Türkiye, ittifakın güvenlik gündeminin yalnızca Doğu Avrupa’ya sıkışmasına karşı çıkıyor. Elbette Rusya tehdidi önemlidir. Ancak NATO sadece Rusya’dan ibaret değildir.
Akdeniz vardır.
Orta Doğu vardır.
Kuzey Afrika vardır.
Terör vardır.
Düzensiz göç vardır.
Enerji güvenliği vardır.
Siber saldırılar vardır.
Asimetrik tehditler vardır.
Türkiye bu başlıkları masa başı ezberlerle değil, sahada yaşayarak biliyor. Bu yüzden Ankara’nın uyarıları diplomatik bir nezaket ifadesi değil, doğrudan güvenlik tecrübesidir.
Bu zirvede Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliği de ayrıca dikkat çekmektedir.
Bugün dünya devletleri Ankara’ya sıradan bir başkent gibi bakmıyor.
Dünya, Türkiye’yi adeta dürbünlüyor.
Erdoğan hangi mesajı verecek?
Türkiye hangi başlığı öne çıkaracak?
Ankara, NATO’nun geleceğine nasıl bir yön çizecek?
Bütün başkentlerde merak edilen budur.
Sayın Erdoğan’ın yıllardır inşa ettiği çok yönlü, bağımsız ve sahaya dayalı dış politika çizgisi, bu zirvede daha görünür hale gelecektir. Türkiye artık başkalarının belirlediği gündemin takipçisi değil, kendi gündemini masaya koyan güçlü bir aktördür.
Bunu görmek istemeyenler olabilir.
Ama dünya görüyor.
Washington görüyor.
Brüksel görüyor.
Paris görüyor.
Berlin görüyor.
Moskova zaten görüyor.
Zirvenin en dikkat çekici başlıklarından biri de savunma sanayii olacaktır.
NATO tarihinde ilk kez resmi program kapsamında yüksek düzeyli bir Savunma Sanayii Forumu düzenlenmesi tesadüf değildir.
Çünkü yeni dönemde güvenlik sadece asker sayısıyla ölçülmüyor.
Yapay zekâ, siber savunma, insansız sistemler, uydu teknolojileri, mühimmat üretimi, elektronik harp kapasitesi ve savunma sanayii altyapısı artık caydırıcılığın merkezinde duruyor.
Türkiye bu alanda son yıllarda ciddi bir sıçrama yaptı.
İHA ve SİHA teknolojileriyle, yerli savunma sanayii hamleleriyle, askeri teknolojideki üretim kabiliyetiyle yeni bir seviyeye çıktı.
Bu nedenle Ankara’daki Savunma Sanayii Forumu yalnızca NATO açısından değil, Türkiye’nin küresel savunma sanayii vizyonu açısından da önemli bir vitrindir.
Türkiye bu alanda izleyici değil, sahaya ağırlığını koyan bir oyuncudur.
NATO’nun önündeki sınav büyüktür.
İttifak, iki kutuplu dünyanın refleksleriyle yoluna devam edemez. Bugün dünya çok merkezli, çok krizli ve çok aktörlü bir düzene dönüşmüştür.
Rusya tehdidi vardır ama tek tehdit Rusya değildir.
Çin’in yükselişi vardır.
İran dosyası vardır.
Enerji hatları vardır.
Siber savaş vardır.
Yapay zekânın güvenlik mimarisini değiştirmesi vardır.
Bütün bunlar ortadayken NATO’nun eski ezberlerle yeni dünyayı okuması mümkün değildir.
Bu yüzden NATO Zirvesi sadece bir toplantı değil aynı zamanda bir yüzleşmedir.
NATO yük paylaşımını nasıl yapacak?
Avrupa, ABD’ye bağımlılığını azaltabilecek mi?
Savunma bütçeleri hangi ülkelerin sanayisini büyütecek?
Türkiye’nin güvenlik hassasiyetleri ne kadar dikkate alınacak?
İttifak, terör ve asimetrik tehditler konusunda samimi bir tavır alacak mı?
Asıl sorular bunlardır.
Ankara Zirvesi, NATO tarihindeki kritik dönemeçlerden biri olmaya adaydır.
1957 Paris Zirvesi Soğuk Savaş dengeleri açısından nasıl önemliyse, 2002 Prag Zirvesi 11 Eylül sonrası güvenlik mimarisini nasıl etkilediyse, 2022 Madrid Zirvesi Çin’i daha belirgin biçimde NATO gündemine nasıl taşıdıysa, 2026 Ankara Zirvesi de ittifakın yeni çağdaki konumunu belirleyen zirvelerden biri olabilir.
Bu nedenle artık sadece alınan önlemleri değil, sonuç bildirgesinin satır aralarını konuşmak gerekir.
Çünkü bazen bir bildirgedeki tek kelime, gelecek on yılın jeopolitik yönünü gösterir.
Ankara’da yazılacak metin de yalnızca NATO’nun değil, dünyanın nereye gittiğini gösterecek.
Ve bu kez Türkiye, o metnin kenarında değil, merkezinde duracaktır.
Tülin Türkoğlu
#tülintürkoğlu #köşeyazısı
Yorumlar
0Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.