Sahada geçen otuz iki yılın bana öğrettiği bir şey varsa, o da şudur: Bir başkent, dünyanın gözünü üzerine çekecek bir toplantıya ev sahipliği yaptığında, o toplantının asıl önemi salonun içinde değil, salonun dışında bıraktığı izde gizlidir. 2004’te NATO İstanbul’da toplandığında O zirve, ittifakın tarihindeki en büyük genişleme dalgasının hemen ardına denk gelmişti; yedi yeni üye masaya yeni oturmuştu. Aradan geçen yirmi iki yılda Türkiye’nin masadaki yeri değişti. Bu kez ev sahibi koltuğunda oturmakla kalmıyoruz; tartışmanın bir tarafı oluyoruz.
7-8 Temmuz’da Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde toplanacak 36. NATO Zirvesi, Türkiye’nin İstanbul 2004’ten sonra ev sahipliği yaptığı ikinci zirve. Ama bu satırlar arasında “ikinci kez ev sahibiyiz” diye bir gurur cümlesi kurup geçmek, meselenin asıl ağırlığını kaçırmak olur. Çünkü bu zirve, sıradan bir diplomatik buluşma değil. Hem Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı hem de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveyi “NATO tarihinin belki de en önemli zirvesi” olarak tanımlıyor. Resmî bir abartı payı her zaman vardır; fakat bu kez gündeme bakınca, sözün havada kalmadığını görüyorsunuz.
Masada ne var?
Gündemin omurgasını geçen yıl Lahey’de alınan karar oluşturuyor: Müttefikler, savunma ve güvenliğe gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 5’ini ayırma taahhüdü vermişti. Bugün bu hedefe ulaşan ülke yok denecek kadar az. Savunmaya GSYH’sinin yaklaşık yüzde 3,5’ini ayıran Türkiye, hedefe kademeli yaklaşacağını belirtiyor. Yani Ankara, sadece harcama rakamlarının konuşulduğu bir masaya ev sahipliği yapmıyor; o rakamların kime, nasıl ve hangi şartlarla dayatılacağının pazarlığına da taraf oluyor.
İkinci büyük başlık Ukrayna. Üçüncü yılını çoktan geride bırakan savaşta tablo değişti: Washington, Kiev’in finansmanının büyük bölümünü Avrupa’nın sırtına yıkmış durumda. Zelenski’nin Ankara’daki zirveye katılımı teyit edildi. Yani Ukrayna masaya bir dilekçe sahibi olarak değil, Batı askeri doktrininin sınırlarını gerçek bir savaşta sınamış bir aktör olarak oturacak.
Üçüncü ve belki de Türkiye’yi en doğrudan ilgilendiren başlık savunma sanayii. Son yıllarda zirvelerin bir “yan etkinliği” olarak tasarlanan Savunma Sanayi Forumu, ilk kez resmî programın bir parçası hâline geliyor — hem de Ankara’da. Bu tesadüf değil. Bayraktar İHA’larından motor anlaşmalarına kadar uzanan bir hat, Türkiye’yi artık ittifakın yalnızca asker sayısıyla değil, üretim kapasitesiyle, teknolojiyle ve tedarik güvenliğiyle ölçülen yeni denkleminin tam ortasına yerleştiriyor.
Türkiye neden bu kez farklı bir yerde duruyor?
Burada bir parantez açmak gerekiyor. NATO’nun güvenlik haritası uzun yıllar Batı Avrupa merkezli okundu. Oysa bugün tehdit tek yönden gelmiyor. Rusya-Ukrayna Savaşı kuzeyde, Gazze’deki insani felaket güneyde, ABD-İran gerilimi ise tam da bizim sınırımızın dibinde duruyor. Geçtiğimiz günlerde İran’ın sahil kentlerine yönelik hava saldırılarını an be an takip ettik; o gerilimin Ankara masasına gölge düşürmemesi mümkün değil. Türkiye, bu üç cephenin de kesiştiği noktada — coğrafyası gereği değil, tercihleri gereği de — hem caydırıcılık üreten hem diplomasi kanallarını açık tutabilen ender müttefiklerden biri olarak öne çıkıyor.
Avrupa’nın “stratejik özerklik” arayışı da bu zirvede yeniden masaya gelecek. ABD’nin mesajı net: “Avrupa kendi savunmasına liderlik etsin.” Peki NATO üyesi olup AB üyesi olmayan Türkiye, kurulmakta olan bu yeni savunma mimarisinin neresinde duracak? İşte bu soru, zirvenin sonuç bildirgesinden çok daha uzun süre gündemimizde kalacak. Çünkü orada alınacak kararlar, yalnızca ittifakın değil, doğrudan bizim önümüzdeki on yılımızın güvenlik politikalarını şekillendirecek.
Bir gazeteci notu
Trump’ın bizzat katılacağı, yüze yakın bakanın, dokuz davetli ülke liderinin ve binlerce yabancı konuğun ağırlanacağı bir zirve, Ankara için elbette lojistik bir sınav. Yollar kapanacak, güvenlik çemberi şehri saracak, trafik günlerce kilitlenecek. Bunlar geçici. Kalıcı olan, o iki günün ardından Türkiye’nin ittifak içindeki ağırlığına dair geriye ne bıraktığıdır.
Ben sahadan gelen bir gazeteciyim; parlak bildirgelere değil, bildirgenin satır aralarına bakmayı tercih ederim. Bu zirvenin Türkiye açısından asıl başarısı, kaç liderin elini sıktığımızla değil, masadan kalkarken hangi taahhütleri kendi şartlarımızla imzaladığımızla ölçülecek. Dünya iki gün Beştepe’ye bakacak. Asıl iş, kameralar gittikten sonra başlayacak.
Ana Akım
Yorumlar
0Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.