Tam on yıl oldu. 15 Temmuz 2016 gecesi, A Haber’de haber kameramanı olarak çalışıyordum. O gece omzumdaki kamera, hayatım boyunca taşıdığım en ağır yüktü. Çünkü vizörden baktığım şey bir haber değil, bir ülkenin kaderiydi.
İlk Durak: MİT Kampüsü
Haberler peş peşe düşmeye başladığında, muhabir arkadaşım Murat Ovucu ile birlikte MİT kampüsüne yöneldik. Amacımız oradan canlı yayın yapmaktı. Kampüsün hemen yanındaki parkta hazırlıklara başladık. İşte o an, gazetecilik hayatımın en soğuk anlarından birini yaşadım.
Sivil polisler yanımıza gelip bizi uyardı. Arkamızı döndüğümüzde gördüğümüz manzara hâlâ gözümün önünde: Karakolda bulunan askerler sipere yatmış, namlularını bize doğrultmuştu. Hedef alınmıştık. Kamera mı, silah mı olduğu belli olmayan bir cihazla, karanlıkta, bir istihbarat binasının dibinde duruyorduk. Kimin dost, kimin düşman olduğunun belli olmadığı o gecede, bir tetik mesafesindeydik. Hem güvenlik riski hem de yaşanan karartma nedeniyle o yayını yapamadan oradan ayrılmak zorunda kaldık.
Yollarda Bir Millet Uyanıyordu
MİT kampüsünden ayrıldıktan sonra Ankara sokakları bize gecenin asıl hikâyesini anlatmaya başladı. Benzin istasyonlarının önünde kalabalıklar birikmişti. Ama beni asıl etkileyen, çevre semtlerden Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne doğru kornalarına basarak akan araç konvoylarıydı. Kimse onları çağırmamıştı; insanlar içgüdüyle, yürekleriyle yola dökülmüştü. O kornalar, o gece bir milletin "teslim olmayacağız" çığlığıydı.
Genelkurmay'dan Külliye'ye
Önce Genelkurmay Başkanlığı'nın önüne, ardından geceyi takip etmek üzere Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne gittik. Saat 23.00 sularında Külliye'deydik.
O gece gördüklerimi hiçbir kamera tam olarak kaydedemez. Vatandaşlar, ellerinde hiçbir silah olmadan, canlarını siper ederek Külliye'yi korumaya çalışıyordu. Üzerlerinden geçen savaş uçakları alçak uçuş yaparken, patlamalar gecenin karanlığını yırtarken kimse geri adım atmıyordu. Yıllarca savaş bölgelerinde, afetlerde, çatışmalarda kamera tuttum; ama sivil insanların ölümün üzerine bu kararlılıkla yürüdüğünü ilk kez o gece gördüm.
Millet Camisi'ne Atılan Bomba: Canlı Yayında Yaşadık
Sabaha karşı, muhabir arkadaşım Erdinç Özyılmaz ile canlı yayındaydık. Ve o an geldi: Millet Camisi'ne bomba atıldı. Patlamayı ekran başındaki milyonlar bizimle aynı anda yaşadı; çünkü oradaydık, yayındaydık. Bir caminin, bir milletin ibadethanesinin kendi ordusunun içine sızmış hainler tarafından bombalanması... Bunu anlatacak kelimeyi on yıldır arıyorum, bulamıyorum. O an kamera sarsıldı belki, ama elimiz titremedi. Çünkü biliyorduk: O görüntü kayda girmezse, o ihanet tarihe eksik yazılacaktı.
Sabah: Akıncı Üssü
Gece boyunca darbenin kalbi olarak anılan Akıncı Üssü'ne gittik ve sabah yayınımızı oradan yaptık. Birkaç saat önce ülkenin üzerine ölüm yağdıran uçakların kalktığı o üssün önünde, gün ağarırken mikrofon ve kamera ile durmak, o gecenin nasıl bittiğinin de ilanıydı: Darbe püskürtülmüştü. Millet kazanmıştı.
On Yıl Sonra
Bugün, 15 Temmuz 2026. Aradan on yıl geçti. O gece 251 vatandaşımız şehit oldu, binlercesi gazi. Ben o geceyi bir kameramanın gözünden yaşadım ve şunu söyleyebilirim: O gece sokakta olan hiç kimse kahramanlık peşinde değildi. Herkes sadece görevini yapıyordu. Asker kılığındaki hainlere karşı vatandaş bedenini, polis silahını, biz gazeteciler de kameramızı ve mikrofonumuzu siper ettik.
Gazetecilik bazen bir tanıklık mesleğidir. O gece çektiğimiz her kare, bugün darbecilerin "olmadı" diyemeyeceği birer belgedir. Benim kuşağım o geceyi yaşadı; bugün sahada koşturan genç meslektaşlarım ise o geceyi bizim kayıtlarımızdan, bizim tanıklıklarımızdan öğrenecek. Bu yüzden anlatmaya devam ediyorum, edeceğim.
Şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anıyorum. O gece meydanlarda, Külliye'nin önünde, köprülerde duran herkesin önünde saygıyla eğiliyorum.
Ve on yıl sonra aynı cümleyi kuruyorum: O gece kamera benim elimdeydi ama tarihi yazan, bu milletin kendisiydi.
Aytekin Polatel
#15temmuz #köşeyazısı
Yorumlar
0Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.